Haber 7 - Türkler, tarih boyunca hem kendi yaptıkları hem de başka uluslardan öğrendikleri takvimleri kullanmışlardır. Türkler, farklı takvim kullanmasının temel nedeni din ve ekonomidir. İki oyuncunun sırayla kendi taşlarını hareket ettirmesi ile oynanır. Oyunun amacı rakibin taşlarının hepsini yok etmek değil, rakibin Şah’ını ele geçirmektir. Buna ‘Mat etmek’ denir. Satranç oyununda değişik taşların bulunması oyunu daha zenginleştirmekte, oyunu hem daha zevkli hem de daha zor kılmaktadır. Şimdi SözlüDönemin Ürünleri. 1. Koşuk: Sığır denilen sürek avlarında söylenen şirlerdir.Konusu daha çok doğa, aşk, şavaş ve yiğitliktir. Bu tür daha sonra halk edebiyatında koşma adıyla anılmıştır. 2. Sav: Dönemin özlü sözleridir.Bugünkü atasözlerinin ilk biçimi niteliğindedir. 3. İslâmiyettenönce Araplar arasında okuyup yazma bilenlerin sayısı son derece azdı. Cömertlik, konukseverlik, sözde durma, düşmanları bile olsa kendilerine sığınanları koruma, cesâret.. gibi bazı iyi özellikleri yanında, soygunculuk, faizcilik, zenginleri üstün, fakirleri hor görme, içki ve kumar düşkünlüğü يتناولالبحث الأوضاع السياسية في الشرق القديم خلال عصر العمارنة (القرن 14 ق.م)، ويركز على طبيعة الصراع الحثي - المصري. Q41jQJ. İslam öncesi dönemde Arap Yarımadası’nda okuma yazma oranı düşüktü. Araplar şiir, dilbilgisi, edebiyat, belagat, hitabet, soybilim gibi konularda diğer topluluklara nazaran ileri düzeydeydiler. Güçlü hafızalarında çevre ülkelerde duydukları masalları, hikâyeleri ve peygamber kıssalarını muhafaza ediyorlardı. Ayrıca şiir, onların hayatının vazgeçilmez bir parçasıydı. Ticaretin vermiş olduğu fırsatı iyi değerlendirenler, çok farklı toplulukları ve devletleri gezip görme imkânı elde ettiklerinden coğrafya, tarih, kâhinlik, büyücülük gibi alanlarda bilgi Arabistan Yarımadası’nda ilkçağlardan beri kullanılan bir dildi. Tarihî süreçte büyük medeniyetlerin, kültürlerin ve imparatorlukların kullandığı uygarlık dillerinden biri öncesi dönemde Mekke’de okuryazarlara “kitabiler” deniliyordu. Okuması yazması olmayanlar da “ümmiler” olarak adlandırılıyordu. Mekke toplumunda ümmiler de çoğunluktaydı. Ümmi, öğrenim görmemiş, okuma yazma bilmeyen demektir. Okuma yazma bilmemek anlamında kullanılan ümmilik, cahil ve bilgisiz anlamına gelmemektedir. Ümmi olup bilgili olan insanlar da mevcuttu. Güçlü hafızaları ve ezber kabiliyetleriyle ümmiler, duydukları şiir ve benzeri metinleri çoğunlukla şehir merkezlerinde yaşıyordu. Mekkelilerin de çoğunluğu okuryazardı. Araplar arasındaki okuryazar oranı en düşük kesim bedevilerdi. Çok sınırlı sayıda Hicaz bölgesinin bazı yerlerinde yaşayan bedevi kabileler arasında okuma yazma bilenlere arasında sadece ticaret sebebiyle şehirlerde yaşayan liderler, zenginler, tüccarlar, okuma yazma biliyorlardı. Orta tabakadan avam, mevali ve köleler arasında okuma yazma bilenlerin oranı oldukça hafıza ve ezber yeteneği, Arap toplumunda sözlü edebiyat geleneğinin gelişmesini sağladı. Yazıyla ifade edilmesi gereken her şey, asırlar boyu ezberlenerek önce tabaklanmış ve işlenmemiş deri ile özel bir deri türü olan parşömen en yaygın yazı malzemesi olarak kullanılıyordu. Ayrıca lihaf isimli ince beyaz taşlar, hurma ağacının yaprakları, develerin kürek kemiği, kumaş ya da bez parçaları, tahtadan yapılmış yazıya müsait tabletler yazı malzemesi olarak toplumunda şiir ve edebiyatın ayrı bir yeri vardı. İslam öncesi Arap edebiyatı içerisinde şiir çok gelişmişti. Araplar arasında, şiir okuyabilmek bir üstünlük sayılır ve şairlere saygı Mekke yakınlarında kurulan panayırları gezerek katılanlara şiirler okurlardı. Şiirlerde çoğu zaman göçebe yaşayışını, sevgiliye ilişkin duygulan, inanışları ve yiğitlikleri öncesi Arap şiirinden günümüze ulaşabilen en önemli örnek “Mu-allakayı Seb’a” adı verilen “Yedi Askı” şiirleridir. Bu şiirler, Ukaz Panayırı’nda düzenlenen şiir yarışmalarında beğenilerek Mısır ketenine yazılır ve Kâbe’nin duvarına asılırdı. Her şairin şiiri aşılmazdı. Asılmaya değer görülenler, jüri tarafından seçilirdi. Bu yarışmada şiiri seçilen şair çok meşhur olur ve diğer kabileler onu ziyaret edip tebriklerini güçlü hafızalarıyla şairlerin şiirlerini, sözlerini ve hatiplerin konuşmalarını ezberliyordu. Araplar arasında, kıssa, hikâye, atasözleri, masallar, muamma denilen bilmeceler, efsaneler ve diğer şehirlerdeki Yahudi ve Hristiyanların çoğu okuryazardı. Yahudilerin dilleri İbraniceydi. Hristiyanlar ise Aramice, Süryanice, Latince konuşuyor ve bu dilleri iyi biliyorlardı. Ayrıca bunlar yaşadıkları bölgenin dili Arapçayı da çok iyi bilmekteydiler. Yahudi ve Hristiyan azınlıklar Mekke ve Medine ileri gelenlerinin çocuklarına yabancı dil öğretmekteydiler. Zira aralarında zengin Mekkeli ve Medinelilerin evlerinde hizmetli olarak çalışanlar arasında başka ülkelere sık sık ticaret yolculukları yaptıkları için Yunanca, Latince, Aramice, Süryanice, Kıptice, Farsça ve Habeşçe gibi dilleri bilenler tarih bilinci anlamında soy ve şecere bilgisi önemsenirdi. Soy kütüğünü ezbere bilmek çok önemli bir maharet sayılırdı. Bu sebeple Araplar “Eyyamü’l-Arap” denilen, çöldeki kabileler arasında yüzyıllardır süregelen kabile savaşlarını anlatan nesirleri yazma bilenlerin oranının düşük olmasına rağmen Mekkeliler güçlü hafızları ile kültürlerini şiirlerini ve edebiyatlarını yüzyıllardır nesilden nesile taşımayı başarmışlardı. İslamİyet'İn Doğuşu ve Yayılışı 1. İslamİyet'ten Önce Arap Yarımadası a. Siyasi Durum Arapların kökeni Sami ırkından gelmektedir. Samîler, Arap Yarımadası'nda yaşamışlar, zamanla buradan dağılarak İlk Çağdan bu yana Mezopotamya, Suriye, Filistin bölgelerinde etkin rol oynamışlardır. Arabistan'da İslamiyet'ten önce kurulan devletlerin başlıcaları şunlardır 1. Güney Arabistan Devletleri a. MAİN DEVLETİ 1200-650 Yemen'de kurulan üç büyük devletten Main kentidir. b. SABA DEVLETİ 950 - 115 Main Devleti'nin yıkılışından sonra Yemen'e, Sabalılar egemen olmuşlardır. Başkentleri Ma'rib kentidir. c. HİMYERÎ DEVLETİ 115 - 525 Saba Devleti'nin yıkılışı ile güç kazandılar. 2. Kuzey Arabistan Devletleri NABATÎLER, GASSANİLER, HÎRE ARAP KRALLIĞI a. Nabatîler Nabatîler, Arabistan'ın kuzeybatısında kurulmuştur. Başkenti Petra kentidir b. Gassaniler Yemen kökenli olup, Suriye'ye yerleşmişler ve Hıristiyanlaşmışlardır. Başkentleri Şam'dır. c. Hire Arap Krallığı Yemen kökenli olup, Irak'taki Hire kenti çevresine yerleşmişlerdir. Genel Değerlendirme Arap yarımadasında önemli bir siyasi güç ortaya genel olarak, kabilelerin oluşturduğu küçük krallıklar şeklinde siyasi varlıklarını sürdürmüşlerdir. b. Din ve İnanış İslamiyet'ten önce , Arapların büyük çoğunluğu puta tapıcıydı. Her kabilenin kendine özgü putu bulunurdu. Kabe, Araplarca kutsal sayılırdı. Burada Arap kabilelerinin putları bulunurdu. En önemli putları "Hübel-Lat-Menat-Uzza"dır. Araplar putları ziyaret için Kabe'ye gelirler ve kurban keserlerdi. Ziyaret zamanlarında kabileler arası çatışmalar yapılmazdı. Bu nedenle bu zamana "Haram Ayları" denilmiştir. Puta tapıcılık yanında, Mecusilik Zerdüştlük, Musevilik, Hristiyanlık gibi dinler de yaygındı. Ayrıca dinine inananlar da " Hanif " denilmiştir. c. Sosyal ve İktisadi Hayat Arapların genel olarak yaşam biçimleri göçebe ve yerleşik olaraktı. Göçebe yaşam süren Araplara "Bedevi" denilirdi. Erkeğin egemen olduğu bir aile yapısı vardır. Çok eşli evlilikler yaygındı. Kadınların miras hakkı yoktu. Kabileler arasında rekabet ve kan davaları yaygındı. Çöl yaşamının zorluğu, su kaynaklarının azlığı, yiyecek sıkıntısı bu rekabet ve kavgaların sebepleridir. Hicaz bölgesinin en önemli ticaret merkezleri Mekke, Medine ve Taif'ti. Mekkeliler daha çok ticaretle, Medineliler ise daha çok tarımla uğraşmışlardır. Göçebelerin en önemli geçim kaynağı hayvancılık, yerleşiklerin ise tarım ve ticaret olmuştur. ç. Dil ve Edebiyat Araplar arasında iki tür yazı vardı. Himyeri ve Nebatlılara ait olan yazılardan, bugünkü Arap Alfabesinin kökeni Nebatlılara ait olanıdır. İslamiyet öncesi Araplar arasında hitabet ve şiir sanatları gelişmişti. Kabe'yi ziyaret zamanlarında şairler yazmış oldukları şiirleri "Suk-u Ukaz "panayırında okurlardı. Düzenlenen şiir yarışmalarında kazanan eserler, Kabe'nin duvarlarına asılırdı. Bunlara "Muallakat-ı Seb'a" Yedi Askı denilirdi. En önemli şairleri "İmr -ül-Kays" tı. İslamiyetin doğuşu hakkında bilgilere bakıldığında önce islamiyet öncesi, sonra doğuşu diye kronolojik sıra bulunmaktadır. Tarih sırasına göre İslamiyetin doğuşunu inceleyelim. İslamiyetin Doğuşu Öncesi Arap Yarımadası Hak dinlerden olan Hristiyanlık ve Musevilik dinlerinin sonuncusu olarak gönderilen İslamiyet, Arap Yarımadası’nda doğmuştur. Arap Yarımadası Basra Körfezinin batısında, Kızıldeniz’in doğusunda, Umman Denizi’nin kuzeyinde, Suriye ve Filistin’in ise güneyinde olan bir bölgedir. İslamiyet’in doğduğu dönemlerde, Ortadoğu’da söz sahibi olan devlet Bizans İmparatorluğu olup ardından ise güçlü bir devlet olarak Sasaniler gelmekteydi. İslamiyet öncesindeki Arap Yarımadası’nda, insanların kimileri kendilerinin yaptıkları putlara tapıyor, kız çocuklarına hiç önem verilmediği gibi dahası diri diri toprağa gömüyorlardı. Bu nedenlerden dolayı o döneme Cahiliye Dönemi adı verilmiştir. Cahiliye dönemindeki yönetim tarzına baktığımızda, Arap Yarımadası’nın en değerli bölgelerinden Hicaz bölgesi, kabileler tarafından şehir devletleri şekliyle bir yönetimle idare edilmekteydi ve öncelerden beri kutsal bir ibadet mekanı olan Kabe putlarla doldurulmuştu. Bedeviler ve medeniler olarak iki ayrı halk tabasına ayrışmış olan Araplardan; Bedeviler çöllerde göçebe olarak yaşamakta, Medeniler ise şehir merkezlerinde yaşayıp tarım-hayvancılık gibi sektörlerle uğraşırlardı. Cahiliye döneminde Araplar arasında, haram aylarının dışında her daim savaş ortamı hakimdi. Özetle İslamiyet öncesi Arap Yarımadası, adaletsizliğin, çıkar çatışmalarının, kötü yaşam tarzının ve savaş ortamının kol gezdiği; kadın ve kız çocuklarına hiçbir değerin verilmediği ve bir mal gibi alınıp satıldığı bir cahiliye bölgesiydi. İslamiyetin Doğuşu Hz. Muhammed SAV, 571 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta annesiz babasız kalmış, çocukluğu ve gençliğini dedesi Abdulmuttalip ile amcası Ebu Talip’in yanında büyüyerek geçirmiştir. Hz. Muhammed gençliğinde çobanlık ve ticaret işleriyle uğraşmış ve 25 yaşına geldiğinde Hz. Hatice ile evlenmiştir. Ahlakının güzelliği ve her daim güvenilir bir kişi oluşundan dolayı Hz. Muhammed’e, Muhammed’ül Emin de denilmekteydi. Hz. Muhammed 40 yaşına geldiğinde kimi zamanlar çıktığı Hira mağarasında, vahiy meleği olarak bilinen Cebrail tarafından kendisine ilk vahiy indirilmiştir. 610 yılında gerçekleşen bu olay sonrası peygamberlik görevinin başladığını anlamıştır. Peygamber efendimizin Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu ilk söylediği ve kendilerini İslam’a davet ettiği ilk kişiler eşi Hz. Hatice, Hz. Ali, Zeyd, ve Hz. Ebubekir olmuştur. Bu kişiler peygamberimizin davetine uyarak Müslüman olan ilk kişilerdir. Hz. Muhammed Mekke’de İslam’ı anlatarak gizlice yaymak adına çokça fedakârlıklara katlanmış, birçok sıkıntıya göğüs germiştir. Mekkeli müşriklerin İslam’dan duyduğu rahatsızlık peygamberimize zulüm etmelerine sebep olmuş, ardından 622 yılında Hz. Muhammed Medine’ye hicret etmiştir. Bu döneme kadar İslam’ın doğuşu Mekke’de gerçekleşmiş, gizli de olsa yayılmaya, ilgi görmeye başlamıştır. Medine’ye hicret edildiğinde Mekkeli müşriklerin baskılarından kurtulan Peygamberimiz ve diğer Müslümanlar daha açık ve rahat hareket etmeye başlamıştır. Hicret ile birlikte İslam devletinin temelleri atılmaya başlanmış ve İslam’ın yayılması kolaylaşmıştır. 622 yılında gerçekleşen hicret olayı, aynı zamanda hicri takvim sisteminde başlangıç olarak kabul edilen yıldır. Müslümanlar ve Cahiliye Dönemi Arapları Arasındaki Savaşlar Medine’den İslam’ın doğuşunu hızlandırmak ve yayılmasını arttırmak adına çalışmalara devam eden Hz. Muhammed ve Müslümanlar; Mekkeli müşrikler tarafından tehdit edilmeye devam etmiş ve bunun neticesinde Mekkeliler ile Müslümanlar arasında çeşitli savaşlar olmuştur. Bu savaşlardan biri olan Bedir Savaşı, 624 yılında gerçekleşen ve Müslümanların galibiyeti ile birlikte Hz. Muhammed’in bölgedeki otoritesinin ve güvenilirliğinin arttığı ilk savaştır. Ardından 625 yılında Bedir mağlubiyetinin intikamını almak üzere kin güden Mekkeli müşrikler Uhut Savaşı’yla Müslümanlara saldırmış ve mağlup etmiş ancak söz konusu zaferden herhangi bir sonuç alınmamıştır. Hendek Savaşı da İslam’ın doğuşu ve yayılması açısından önemli bir savaştır. 627 yılında gerçekleşmiştir. Müslümanları haritadan silmek adına son darbeyi vurmak isteyen Mekkeli müşrikler, bürük bir kuvvet toplamış ve Medine’ye saldırmıştır. Savaşın adının da oradan geldiği, Müslümanların Medine’nin önüne kazdığı hendekler sayesinde Mekkeli müşrikler savaşı kaybetmiştir. Hendek Savaşı, Mekkeli müşriklerin Müslümanları alt edemeyeceklerini anlamaya başladıkları ve Müslümanların varlığını tanıdıkları bir savaş olduğundan ötürü İslam tarihi açısından oldukça büyük öneme sahiptir. Araplar, kabileler hâlinde yaşamaktaydılar. Bu sebeple Arabistan’da müstakil bir hükümetten bahsetmek mümkün değildir. Arabistan Yarımadası’nda, idari yapıda kabileler söz sahibiydi. Kabile yönetimi modeli siyasi ve idari hayata damgasını vurmuştu. İnsanlar yarımadanın tüm şehirlerinde kabileler hâlinde yaşıyorlar ve kabilede kabile reisi bulunurdu ve bu kişi en güçlü otoriteydi. Kabileler, şeyhler veya reisler tarafından idare edilmekteydi. Reisler, kabilenin büyüğü, mal ve evlat bakımından zengin olan nüfuzlu kişiler arasından başkan seçilecek kişide cömertlik ve kahramanlık gibi bazı özellikler aranırdı. Her kabile reisi barış ve savaşa ait görüşmeleri yönetir, kabilesini düşmanlarına karşı korur, göç sırasında yerleşilecek yeri tespit eder, kabileyi ziyarete gelenleri ağırlar, ihtilafları çözer, kabilenin inançlarını savunurdu. Kendi kabilesini üstün görme yani kavmiyetçilik, Mekkeliler arasında çok önemli bir yer tutuyordu. “Kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa mutlaka yardım et.” anlayışı hâkimdi. Araplarda kabileler, kan, nesep, soy, sop bağıyla birbirlerine sıkı sıkıya aynı millete mensup olmaktan dolayı sınırları aşan övünme biçimlerinin bu doğrultuda yeniden değerlendirilmesi önemlidir. Alemlere rahmet olarak gönderilen rahmet elçisi Peygamberimize tabi olan bizlerin kalbi tüm Müslüman milletleri, toplulukları alacak kadar geniş yarımadasında kabileler hâlinde yaşamlarını sürdüren Araplar genel olarak kahraman, cömert, ahlaklı, hoşgörülü, misafirperver ve savaşçı bir özelliğe sahiptiler. Ne var ki yarımadanın zorlu yaşam şartları Bedevi Arapların günlük hayatlarına olduğu gibi karakterlerine de yansımıştı. Çölde yaşayan Araplar genel olarak sert bir tabiata hayat şartları ve geçim zorluğu sebebiyle aralarında herhangi bir anlaşma bulunmayan iki kabile tabiî bir şekilde düşman kabul edilmişti. Bu düşmanlıklar yüzyıllrdır süren kabile savaşlarını da beraberinde savaşları o kadar rutin hâle gelmiştir ki, cahiliye Arapları baskın ve yağmaları bir geçim vasıtası olarak görmüşlerdir. Onlar, yakınların da yaşayan ve aralarında herhangi bir anlaşma bulunmayan kabilelere sürekli olarak baskın düzenlemişler, saldırıya maruz kalanlar da bunun intikamını almak için fırsat beklemişlerdir. Bu nedenle Arap cahiliye hayatında en önemli sosyal hadiseler olarak Eyyâmü’l-Arab adı verilen kabile savaşları kabul bitmek bilmediği bu ortamda Putperest Araplar hac ve ticaret gibi zorunlu faaliyetlerini yerine getirebilmek için haram aylar adını verdikleri Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Receb aylarında savaşmayı bırakırlardı. Savaşın yasak olduğu bu zaman diliminde topluluklar, kabileler, barışı fırsat bilerek her taraftan Mekke’ye gelirler, Kâbe’de hac yapmadan ve putlarını ziyaret etmeden önce panayırlarda rahatça alışveriş yaparlardı. Ancak haram ayların kutsiyeti zaman zaman çiğnenmiş ve Arap kabileler bu aylarda da savaşmıştır. Bu aylarda savaşmak facirane günah sayıldığı İçin bu aylarda yapılan savaşlara “Ficar Savaşları” İslam öncesi devirleri genel olarak cahiliye dönemi olarak adlandırılmıştır. Cahiliye kavramı, gerek Kur’ân-ı Kerimde gerekse hadislerde Arapların İslam’dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslâmî dönemdekinden ayırt etmek için kullanılmıştırArapların İslam’ın zuhuru evvelinde sergiledikleri cahiliye davranışları arasında kibir, gasp, içki, fuhuş, kumar, kan davası, riba, hırsızlık, yetim malı yeme gibi kötü alışkanlıkları saymak mümkündür. Araplarda cahiliye dönemi kültürü şifahî gelenekle dilden dile aktarılmıştır.. Bu kültürün en önemli kaynağı cahiliye şiiridir. Kabile övünmesi, soyu intikama teşvik, savaşta ölenlere mersiye söylemek, gibi kabile asabiyetiyle ilgili konular cahiliye şiirinin en önemli mevzularından dönemi tamamen yaşanmış ve bitmiş olan bir tarihî süreci değil, bir kültür ve zihniyeti temsil eder. Dolayısyla bu kültür ve zihniyete her tarihin her döneminde ve her toplumda rastlanabilir ve rastlanmaktadır. Cahili anlayışlar yüzyıllar boyunca devam edegelmiştir. Dinimizin bu kültür ve yaşam tarzı ile ilgili eleştirilerini dikkate alarak kan davası, hırsızlık, fuhuş, zina, içki, kumar gibi gibi ahlaksız davranışlardan kaçınmak; yetim malı yemek, zulüm ve haksızlık gibi adaleti sarsan davranışlardan uzak durmak gerekmektedir. Sevgili Peygamberimizin örnek hayatını ve güzel ahlakını kendimize rehber almak, cahiliye kültür ve yaşam tarzından uzak durabilmenin en önemli göstergesi Muhammed’den önce Arap Yarımadası’na ikî büyük imparatorluk komşu idi. Bunların ilki yarımadanın kuzeyinde, bugünkü İran ve Mezopotamya topraklarında hüküm süren Sasaniler, diğeri ise Anadolu, Suriye ve Mısır toprakları üzerinde Akdeniz kıyısı boyunca hâkim olan Bizans imparatorluklar dinî ve kültürel yönden yarımadayı hâkimiyetleri altına almaya çalışmaktaydı. Ancak yerleşim yerlerinin etrafının dağlarla çevrili olması ve tabiat şartlarının ağır olması, ulaşım ve asker sevkiyatını zorlaştırmakta ve çok dağınık hâlde yaşayan kabilelerle mücadele etmeyi güçleştirmekteydi. Bu nedenle devletlerin bu çabalarını sonuçsuz önce haram aylar dışında kabileler sürekli birbirleriyle mücadele hâlindeydiler. Bu durum, siyasi istikrarın oluşmasına engeldi. Bu sebeple Araplar uzun yıllar siyasi birlik oluşturamadılar. Yarımadanın birçok köşesinde kabile içi savaşlar hüküm sürüyordu. Kabileler arasındaki düşmanlık ve çatışmalar çoğu zaman kan davasına dönüşerek sürüp dönmede dünyada da siyasi istikrar bozulmuştu. Avrupa’da Vizigotlar, Anglosaksonlar, Franklar; doğuda Hint, Tibet ve Çinliler sürekli çekişme hâlindeydi. Mısırda hâkimiyet kurmak için Yunanlılar ve Romalılar savaşırken, yarımadaya komşu olan iki süper güç Bizans ve Sasaniler arasında bitmek tükenmek bilmeyen iktidar kavgaları vardı. Bu devletlerin mücadeleleri bazen yarımadaya da sıçrıyordu. Bu iki devlet birçok kabileyle savaşarak kendi hâkimiyetleri altına almaya Yarımadası’nda görülen dinî, siyasi, sosyal kargaşa yarımadaya komşu bölgelerde ve dünyanın birçok yerinde de komşularıyla yaptıkları ticari antlaşmalar neticesinde tüm bu kargaşadan uzak, Şam, Rum, Gassan, Irak, İran, Yemen ve Habeşistan’ı kendileri için ticaret merkezi hâline getirmesini kervanları, Yemen pazarlarından buhur ve güzel kokular alıp, Akdeniz kıyılarına taşırlar; Şam, Busra Pazarlarından, buğday, zeytinyağı, bakliyat, kereste ve başka mallar yükleyerek Mekke’ye dönerlerdi. Islamiyetten önce Arap yarımadasının durumu nedir?İslamiyet öncesi Arap Yarımadası, diğer kıtalarda olduğu gibi karışıklık içerisindeydi. Bu bölgenin en önemli bölgeleri Hicaz, Yemen ve Necid idi. … Arabistan'da İslamiyet öncesinde yıldızlara güneşlere tapma, putpereslik, Hristiyanlık, Musevilik ve Hz. İbrahimin dini olan Haniflik dinine inanan insanlar önce Araplar hangi dine inanıyorlardı?Hanifler; Hz. İbrahim'in dinine bağlı olup, Allah'a inanan, puta tapmayı reddeden kişilerdi; ayrıca bu kişilerin ortak bir ibadetleri de yoktu. Bu bağlamda Cahiliye Döneminde Araplar arasındayaygın inanç puta tapmaktı. Putların dünyada kendilerine yardımcı olduklarına once Arap yarımadasında ne Yaygindi?İslamiyet öncesi egemen olan din putperestlikti. Her kabilenin, her biri bir tanrıyı simgeleyen çok sayıda putu vardı. Putlar genellikle kadın, kuş, aslan vb. şekillerde tasvir edilmişti. Tüm kabilelerce kutsal kabul edilen Kabe'nin içi putlarla önce Araplar nasıl yaşardı?Cahiliye Dönemi'nde Araplar, göçebe kabile hayatı yaşıyorlardı. Bir tür özerk yönetimin egemen olduğu kabilelerde, yaşlılar arasından seçilen başkanların seyit, şeyh, yetkileri yarımadasında islamiyetten önce hangi devletler vardı?İslâm öncesinde Arap yarımadasının kuzeyinde Nabatîler, Tedmürlüler, Gassânîler, Hireliler ve Kindeliler'in devlet kurdukları … Tedmürlüler. … Gassânîler. … Lahmîler. … Kindeliler. … Maînliler. … Sebeliler. … yarımadasına İslam devletini hangisi kurmuştur?Muhammed, Arap Yarımadası'nda, daha sonraki Râşidîn ve Emevî hilâfetleri döneminde bir yüzyıllık hızlı genişleme gören yeni bir birleşik yönetim dini nedir?Arapların tamamına yakını Arapça konuşur ve çoğunluğu da İslam'a inanır.

islamiyetten önce arap yarımadasının özellikleri nelerdir